top of page

Beşer, İnsan, Âdem / Beden, Kültür, Ruh

Yazarın fotoğrafı: Ruhi Derya
Ruhi Derya
26 Nis 2025
6 dakikada okunur

Bu dünya, varlığımız için ızdırap dolu bir handır. Zira bizi, üç ayrı boyut, üç ayrı kuvvet kendi tarafına çeker. Bu kuvvetler arasında savrulan varlığımız bir o yana bir bu yana sürüklenirken hırpalanır.


Doğduğu haliyle hayvani bir varlık olan beden, derin bir yaşama içgüdüsü taşır. Hayatta kalmak adına, ona haz veren şeylere yönelir. Ancak bu haliyle henüz “insan” değildir. Tohumun, düştüğü toprakta can bulması gibi; bedeni insan kılan, içine düştüğü kültürdür.

Ne var ki hem hayvani hem insani yönün ötesinde, üzeri örtülü bir hakikat vardır ki; bazen ansızın, en umulmadık anlarda kendini açığa vurur. Bu hakikat, Yüce Allah’ın Âdem’e üflediği ruhtur.


Varlığımızın en aşikâr boyutu, biyolojik doğamızdır. Bu boyutta temel gayemiz, bedenen sağlıklı ve hayatta kalmaktır. Bedenin istekleri, güdü biçiminde içimize işlenmiştir. Hareket için enerjiye, organlarımızın onarımı için besine ihtiyaç duyarız; bu yüzden yer, içeriz.


Alınan besinin fazlasını dışarı atmak için dışkılama gerekir. Tehdit anında bedende şiddet güdüsü devreye girer; soyun devamı içinse cinsellik yönelimi belirir. Bedenin rahatı için miskinliğe meylederiz. Güvenliği içinse bedenimizi giydirir (soğuktan ve sıcaktan korunmak için), tehditlerden sakınmak adına barınaklara sığınırız.


Beslenme, boşaltım, cinsellik, saldırganlık, miskinlik ve fiziki güvenlik gibi güdüler, her hayvanda bulunan temel eğilimlerdir. Ne var ki beşer, bu güdülerin gereklerini yerine getirecek yetileriyle doğmaz. Bu yüzden, varlığı doğuştan bakıma muhtaçtır.


Beşer, pek çok hayvan türüne kıyasla biyolojik açıdan noksan doğar. Bu eksiklik onu, sürü hâlinde yaşamaya mecbur bırakmıştır. Ne var ki, beşerin hayvani doğası birlikte yaşamı güçleştirir, hatta çoğu zaman nâmümkün kılar. İşte bu nedenle, beşerin içindeki hayvani güdüleri sınırlandıracak kurallar; bu kuralları öğretecek, denetleyecek statüler gelişmiştir.


Oluşan normlar ve hiyerarşik yapı bütünü, kültür olarak adlandırılır. Kültür, beşerin içine düştüğü topraktır. Nasıl ki toprak tohumu hem besler hem de biçime sokarsa, kültür de beşerî varlığı insanlaştırır.


Beşer, bir hayvan olarak geldiği bu dünya âleminde, diğer insanlara baka baka insan olur. Ömrünün ilk yıllarında ona yabancı gelen pek çok şey zamanla anlam kazanır. Öğrenmek, insan olmayı öğrenmektir. Nasıl ki tek bir toprak türü yoksa, tek bir kültür ve dolayısıyla tek bir insanlık hâli de yoktur.


Kültürel düzen, bir yandan beşerî güdüleri denetlerken, öte yandan insanda türlü arzular inşa eder. Bir kültürel durum ya da olgunun arzuya dönüşmesi, onun deneyimlenmesi ya da birinci elden deneyimlenme ihtimalinin yakınlığıyla mümkündür.


Kültür âleminde yaşanan her deneyim, bir sembolik işaretle bilinçdışı alana kaydolur. Bu alanda, deneyimler birer duygu olarak kodlanır. Tekrarlanan duygular zamanla duygulanım hâline gelir; böylece bir tür kavrayışa, içsel bir sezgiye dönüşür. Kültür âleminde süreklilik kazanan deneyimler ise zamanla duygudurumlara, yani genel ve kalıcı ruh hâllerine dönüşür.


Tüm bu hâller, arka plan sayılabilecek bir bilinçdışı düzlemde barınır. Duygunun bilinçdışı alana taşınması, onu düşünce formuna sokar. Düşünce, sembolik âleme taşındığında sese bürünerek söze, nesneye işlenerek şekle dönüşür. Böylece, gerçekte deneyimler ve etkileşimlerden oluşan kültür âlemi, görünür hâle gelir.


Kültür âlemi kuruluşu itibariyle müsavatsızlık içerir. Bu düzenin kurucuları, koruyucuları ve sürdürücüleri ile onu yeniden düzenlemek, değiştirmek ve hatta yıkmak isteyenler arasında süregelen bir mücadele vardır. Aynı zamanda, varlığını ispat etmek, toplumsal tabakalar arasında yükselmek ya da daha saygın bir konuma erişmek isteyenler arasında da bitmek bilmeyen bir rekabet söz konusudur.


Görüldüğü üzere, beşerî insan kılan kültür âlemi, aynı zamanda insanlar arasında süregiden bir güç mücadelesinin de sahasıdır. Bu mücadele, kültürel varlık olan insanın üç tür simgeyi biriktirme arzusu etrafında şekillenir. Bu simgeler, mübadelede kullanılan değişim araçları, toplumsal organizasyonda etkin iletişim pozisyonları ve maddi-sosyal dünyayı anlamak ve anlamlandırmak için geçerli bilgiye sahip olmayı temsil eden göstergelerdir. İnsan, bu simgeler aracılığıyla güç elde etmeye yönelir.


Güç mücadelesi içerisindeki insanlar, bu simgeleri biriktirme yarışında oldukları için birbirlerinin doğal rakibi hâline gelirler. Yarış sürdükçe rakipler, birbirlerinin konumlarını sürekli yoklar. Bu nedenle toplumsal hayatta gıpta, kıskançlık ve haset; güç istencinin doğal birer yansıması olarak yaygın biçimde tecrübe edilir.


Güç, en sade tanımıyla, kişinin başkalarının eylemlerine yön verme kapasitesidir. Bu kapasiteyi artırmak isteyen kimse, araçların kullanımına büyük önem atfeder. Zira daha gelişkin ve soyut araçlar, daha çok insana nüfuz etme imkânı sağlar. Güç istenci yoğun olan kimseler, bu nedenle araçları ustalıkla kullanma konusunda titizdir; çünkü bu ustalık, daha fazla insanın kendi varlıklarına boyun eğmesini mümkün kılar. Öyle ki, zamanla bu araçlar yalnızca birer vasıta olmaktan çıkar; ulaşılması hedeflenen amaçlara dönüşür.


Güç istenci bizde, hakikatte bize ait olmayan şeylere sahip olabileceğimiz yanılsamasını yaratır. Tıpkı Hz. Âdem gibi, asla bizim olmayacak şeyleri ister dururuz. Nefsi besleyen şey de bu istemin kendisidir. Gücü arzulamak, dünyayı arzulamaktır. Kültür âleminde bizi güçlü kılacak ya da öyle gösterecek sembolleri edinmek isteriz.


Nefsin bizden taleplerine, yani arzulara yokmuş gibi davranamayız; çünkü onlar gerçektir. Ancak gerçek olmaları, hakikatimiz oldukları anlamına gelmez. Kültür âleminde insanlar olarak gerçeklikleri ellerimizle inşa ederiz. Bu âlemin sembolleri ve statüleri insanî birer kurgudur; fakat gerçektir. Gerçek olsa da hakikatimiz değildir. Zira hakikat birdir; gerçekliklerse çoğuldur.


Hakikat insanın ruhundadır. Allah, Hz. Adem’e ruhundan üflemiştir. Bu ruh, bizim beşerî ve insanî doğamızı aşan bir bütünlüktendir. Vahdet, tek bir vücuttadır. Ne var ki çoğumuz bu hakikati örter, unutulmuş bir yemin gibi içimizde saklarız.


Annemizin rahmindeyken onun bir uzvu gibiyizdir. Göbek bağı kesildiğinde ayrı bir beden olduğumuz kulağımıza fısıldanır. Zamanla girdiğimiz etkileşimlerde, ötekinin aynasında benliğimiz şekillenir ve bu, vahdet hakikatinin üzerine çekilen ikinci ve en kalın örtüdür. Çocukluktan sonra gelen kimlik, üçüncü örtüdür. Onu, mübadele etkileşimlerinde yer almamızı sağlayan meslek örtüsü takip eder.


Varlıklarımız, itibarlarımız, makam ve unvanlarımız hep birer örtüdür; hakikatin üstünü örten kabuklardır. Örtüler çoğaldıkça, hakikate karşı körleşiriz. Bu körlük, karanlığa teslim oluşumuzdur. Ne var ki yaşam boyunca, kimi anlarda örtülerin altından hakikatin nuru sızar. Bunlar anlık keşif zamanlarıdır. O nur bize ruhumuzu hatırlatır. Bu anlar, Âdemliğimizi fark ettiğimiz, kendi varlığımızla yüzleştiğimiz sınırlı aydınlıklardır. Fakat bu keşifler kalıcı değildir; zira beşerî ve insanî boyutlarımız bizi yeniden geri çeker. Mutluluğu tattığımız o aydınlık anlar, kısa süre sonra sona erer.


Biyolojik bir varlık olarak beşer, hayatta kalmaya, yani ayakta ve diri kalmaya çalışır. Kültürel bir varlık olarak insan, gelişmeye ve gücü simgeleyen unsurları toplamaya yönelir. Ruhsal bir varlık olarak Âdem ise yükselmeyi, yani kutsal bir tümlüğe ulaşmayı arzular. Bu üç boyut arasında ve her bir boyutun içindeki farklı yönler ve mertebeler arasında gidip gelen varlığımız, tarifsiz bir ızdırap içindedir.


“Ben dertsizim” diyen ya biyolojik güdüleriyle yönetilen bir hayvandır ya da kültürel düzenin arzularına teslim olmuş bir makine. Oysa Âdem gamlıdır, dertlidir. Dilinden tövbe eksik olmaz. Âdem, hakikatinin üzerini örten katmanların farkındadır.


Beşer ve insan sıfatlarından uzaklaşıp Âdem olmaya yönelmek, ancak bu farkındalıkla mümkündür. Bu dünyanın sonlu olduğunu ve mükemmelliğin yeri olmadığını bilen kişi, beyhude güç mücadelelerine girmez. Ölüm, sıradan olan ile kutsal olan arasındaki ayrımı apaçık hâle getirir.


Farkındalık çabasındaki âdem hem kendi fiillerinin ardındaki niyetleri hem de kendisine yönelen insanların niyetlerini sorgular. Bu sorgulama, kültür aleminin yerleşik ahlaki yargılarının aşılmasına imkân verir. Böylece kişide erdem gelişmeye başlar.


Erdemlilik, sözle değil, yaşamla ortaya çıkar. Erdemler insanın kalbini arındırır; kalbi, güzel niyetlerin, duyguların, isteklerin ve düşüncelerin yuvası hâline getirir. Ruhunu besleyen kişinin yalnız yaşayışı değil, duruşu da değişir. Eğriler, doğruya yakın durmak istemez. Doğru ise, doğruluğu arayan muhabbet erleriyle buluşur.


Ruh yükseldikçe hayvani yanımız terbiye olur, kültürel gerçekliklerin idrakimiz üzerindeki etkisi zayıflar. Böylece maddi ve kültürel alemi hiç olmadığı kadar açıklıkla görmeye başlarız. Ademleştikçe, Allah’ın Adem’e öğrettiği isimlere yaklaşır, bilgeliğin kapısını aralarız.


varlığımızın üç boyutu
varlığımızın üç boyutu

Varlığımız bu üç boyut arasında sürekli salınıp durur. Tam anlamıyla hiçbirine bütünüyle ait olamayız. Birine yaklaşmak için diğerine sırt çevirmek gerekir.


Bedenin ve nefsin isteklerine kulak veren kişinin kutsal olanla teması zayıflar. Kutsala yönelme gayesiyle ibadetler, beşerin ve insanın susturulduğu, durdurulduğu anlara dönüşür. İbadetlerin yanı sıra sanatla ve ilimle meşgul olmak da kişide keşif kapılarını aralar. İbadet, sanat ve ilimle geçirilen samimi zamanlarda bu dünyadaki varlığımızı unutur, hakikate olan farkındalığımızı artırırız.


Farkındalığın süreklilik kazanması ve ruhun yükselmesi için, güç istencinin sembolik biçimleri olan sayılara ve araçlara mesafe koymak gerekir. Bu araçlara sadece beşerî ve insani yanlarımızı canlı ve iletişimde tutacak kadar itibar etmeliyiz. Zira Âdem olma serüvenimizde, beşerî ve insani varlıklarımızdan bütünüyle vazgeçemeyiz; onlara da ihtiyaç duyarız.


Âdem, bu âlemin hem tohumu hem de meyvesidir. Dünya ağacında meyveye ulaşmak için, tohumdaki cevher harekete geçmeli ve kabuk kırılmalıdır. Bunun için tohum, karanlığa gömülmeli ve can suyuyla beslenmelidir. Bu tohum, beşeriyetin çamurlu toprağında filizlenir; insani oluşla dal verir, yapraklanır, çiçek açar ve göğe doğru uzanır.


Her ağaç nihayetinde bu dünyaya veda eder. Ne bedeni kalır ne de onu güçlü gösteren gövdesi, dalları ve yaprakları… Sadece ibadetleri, ilmi ve iyilikleri onunla gider. Ne kışın kuru dalları ne ilkbaharın tomurcukları ne yazın olgun meyveleri ne de sonbaharın dökülen yaprakları kalır geriye. Telaş diner, ızdırap sona erer. Hakikate kavuşma vakti gelir.


26.04.2025 / Altındağ-Ankara

 
 
 

Yorumlar


E-Posta ile Haberdar Olmak İster misiniz?

Katılımınız için teşekkürler

    bottom of page