Kesinlik Arayışının Reddi
- Ruhi Derya

- 5 Oca
- 2 dakikada okunur
Gerçekliğinden emin olduğumuz pek çok şey, ortaklaşa eylemlerimizin ve zihinsel kabullerimizin bir sonucudur. Üzerinde ittifak ettiğimiz kavramlar, biçimler, duyumlar ve işaretler hakikatte mutlak biçimde var değildir. Görünürde varlığından tereddüt etmediğimiz zaman, şekil, renk ve dilsel kodlar; mana bakımından hakikate açılan birer pencereden ibarettir. Bu yansımalara ve yanılsamalara olan bağlılığımız nedeniyle, tam anlamıyla bir kesinliğe ulaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla kesinliği aramak, başlı başına beyhude bir çabadır.
İnsani sabitelerden bağımsız, nesnel bir ölçü olarak zaman yoktur. Zaman, insani deneyimin zihinsel olarak bir ardışıklık içinde sıralanmasıyla kurgulanır. Gün, saat ve ay gibi zaman ölçüleri, dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafındaki hareketlerine dayanan takvimsel araçlardır. Bu nedenle mutlak, sabit ve sürekli akan bir zaman anlayışından söz edilemez. Zaman, olayların ardışıklığını; dünya hareketlerine ilişkin ölçümlerimiz aracılığıyla kavrama biçimimizdir.
Zamana benzer biçimde, varlıkların olma durumlarına dair bellediğimiz şekiller de mutlak değildir. Âlemde kusursuz üçgenler, kareler ya da daireler yoktur. İdeal tasarımlarımız ile görünür varlıklar arasında bağıntılar kursak da, gerçekte her bir varlık tekil, farklı ve eksiktir. Bu nedenle şekiller, varlıkların özsel nitelikleri değil; bize görünüş hâlleridir.
Görünür varlıkların sabit şekilleri olmadığı gibi, hûsusî renkleri de yoktur. Renk, maddenin kendisine ait bir nitelikten ziyade, maddeye vuran ışığın göze yansıması sonucunda oluşan sinirsel tepkimeyle ortaya çıkan bir algılanış hâlidir. Göz olmasaydı ya da gözümüz farklı bir yapıda olsaydı, bilinenin ötesinde bambaşka bir renk âlemiyle muhatap olurduk. Bu bakımdan renkler, maddenin üzerinde beliren geçici süslerden ibarettir.
Renk maddenin, sözcükler ise düşüncenin süsleridir. Bu satıra değin betimlenen düşünceleri ifade etmek için kullandığımız sembolik kodların sistematik hâli olan dil de gerçekliğin kendisi değildir; onu gündelik hayatta işler kılanların ortak temsil alanıdır. Sözcükler, varlıkla doğal ve zorunlu bağlar taşımaz. Anlamlar, insanlar arasındaki etkileşimlerle üretilir; sözcükler ise bu anlamlara biçilen kılıflardan ibarettir.
Zaman, şekil, renk ve dil; hakikatin bileşenleri değil, insan türünün âlemle kurduğu ilişkide açığa çıkan ürünler ve araçlardır. Eğer bunlar yalnızca birer vasıta olarak görülmezse, insan kendi elleriyle inşa ettiği eserlere hapsolur. İdrakinin sınırlarının farkında olabilen kimseye ise düşüncenin ötesinde kapılar açılabilir ve özgürleşme imkânı doğar.
05.01.2026 / Çubuk-Ankara



Yorumlar